Kokunun Peşinde: Aşk, Anılar ve Zaman
Kokunun Peşinde: Aşk, Anılar ve Zaman Bazı kokular vardır, insanın hayatına görünmez bir mühür gibi işlenir. Onları duyduğunda, sadece burnun değil; ruhun da hatırlar. Koku… İnsan yaşamının en görünmez ama en güçlü bağlarından biri. Ne şekli vardır, ne rengi… Ama bir kez hafızaya kazındığında, varlığını her zaman hissettirir. Gözle görülmez, elle tutulmaz; yine de bazen bir insanın sesi kadar tanıdıktır, bazen bir fotoğraf kadar nettir. Belki de bu yüzden koku, zamanın akışına direnen en güçlü hatıra taşıyıcısıdır. Henri Bergson, “Koku, hafızanın bekçisidir,” der. Bir anda, hiç beklemediğimiz bir yerde burnumuza dolan tanıdık bir koku, ruhumuzun kapılarını sessizce aralar. Aşkı tek kelimeyle anlat deseler, hiç düşünmeden “koku” derim. Çünkü koku bazen aşkın habercisidir; bazen de aşk, o kokuyu kutsallaştırır. Bazen düşünüyorum: Bir insanın kokusu hoşuma gittiği için mi ona âşık olurum, yoksa âşık olduğum için mi o kokuyu severim? Belki de ikisi birden. Koku, kimi zaman kalbimizin hızını artıran ilk fısıltıdır, kimi zaman da çoktan teslim olduğumuz bir sevdayı sonsuza dek hafızamıza mühürleyen görünmez bir imza. Benimsediğim bir kokunun üzerimde yarattığı etki, yalnızca hoş bir his değildir; neredeyse bir terapi gibidir. Sarılmak gibi gelir bana. Çünkü sarılmak, sadece iki bedenin yakınlaşması değil, kalp atışlarının birbirine karışması, nefesin ritminin uyumlanmasıdır. İnsan sarıldığında, bedeni “tehlike geçti” mesajını alır; kaslar gevşer, nefes derinleşir, kalp yavaşlar. İşte ben de sevdiğim bir kokuyu duyduğumda aynı hissi yaşarım. Sanki biri, telaşla koşan zihnimin omzuna elini koyar ve “Tamam, buradasın. Güvendesin.” der. Bu yalnızca bir sarılma hissi değil; bir çeşit antidepresan etkisidir. En öfkeli anımda bile, o tanıdık koku burnuma dolduğunda, nabzımın yavaşladığını hissederim. Sesim, farkında olmadan yumuşar. O anlarda aklımda tek bir düşünce kalır: “İşte bu, ait olduğum yer.” Ve bu koku, yalnızca gündüzleri değil, geceleri de etkisini gösterir. Uyurken, yanımda sevdiğim kişinin kokusunu almak, derin bir huzur verir. O koku, uykunun kapısını sessizce aralar. Ne kadar yorgun ya da gergin olursam olayım, o tanıdık koku etrafımı sardığında zihnimdeki gürültü azalır, kalbimdeki taşlar hafifler ve uykuya teslim olurum. Sanki o koku, karanlığın içinde bana “rahat ol, buradayım” der. Ama şunu da fark ettim; sevdiğimizin kokusunu bir yabancıdan aldığımızda dönüp bakarız belki, ama aynı hisleri beslemeyiz. Çünkü o koku, o yabancıya ait değildir; bizim zihnimizdeki “ona” aittir. Yabancı sadece bir yankıdır. Tıpkı uzaktan gelen bir şarkının sözlerini duymak gibi… Tanıdık ama ait olmadığı bir ağızdan. Çocukluğumun yaz akşamları gelir aklıma… Ihlamur, yasemin, nergis… Akşam üzeri, hafif bir rüzgârla burnuma dolan o karışım, zihnime çocukluğumun huzurunu kazır. O kokuları duyduğumda geçmişe mi özlem duyarım yoksa o kokuları sevdiğim için mi hoşuma gider, bilmiyorum. Ama biliyorum ki o anlarda zaman yavaşlar, belki de tamamen durur. Brecht’in, “Anılar, geçmişte yaşamaz; onları şimdi yaşadığın sürece vardır,” sözünü anımsarım. Koku da tam olarak böyle çalışır: Anıyı yalnızca hatırlatmaz, onu yeniden yaşatır. Annelerin kokusu vardır… Herkeste farklıdır, ama bizde hep aynı anlamı taşır: güven. Benim annem temizlik aşığıydı. Ablam bir gün, “Evlendikten sonra evimde domestos kokusunu alınca yıllarca annemin kokusu sanmışım, özledikçe kokluyorum,” dedi. O an anladım ki, annemin kokusu yalnızca bir temizlik ürünü değilmiş; güvenin, sevginin, huzurun kokusuymuş bizim için. Belki de bu yüzden, annemizin kokusunu bir daha duymadığımız anlar, büyüdüğümüzü fark ettiğimiz anlardır. Hayvanların kokusu da bambaşkadır. Köpeğim, can dostum, Yoldaş’ın kokusu… Nerede duysam tanırım. Uzun süre ayrı kaldığımda, onun kokusunu özlerim. Çünkü o koku, sadece bir varlığı değil; birlikte geçirilen sayısız anıyı, koşulsuz sevgiyi ve bağlılığı taşır. Belki de bu yüzden, sevdiğimizin kokusunu özlemek, onun ruhunu özlemektir. Bir de kitap kokusu vardır… Yeni basılmış bir kitabın taze mürekkep kokusu değil, yıllar geçtikçe sayfalarına sinmiş o hafif toz, nem ve kağıt karışımı… Eski kitap kokusu. Artık bu kokuyu yalnızca sahaflarda, unutulmuş kütüphanelerde ya da bir sandığın içinden çıkan defterlerde bulabiliyoruz. O koku, sadece bilgi birikimini değil; o kitabı okuyan elleri, arasında saklanan çiçekleri, sayfalara düşen notları, altı çizili cümleleri hatırlatır. Nazım Hikmet’in, “En güzel deniz: henüz gidilmemiş olandır; en güzel çocuk: henüz büyümedi,” dizeleri gibi… Belki de en güzel koku, artık nadiren ulaşabildiğimiz, kaybolmaya yüz tutmuş kokudur. Eski kitap kokusu, geçmişin sessiz bir fısıltısıdır; bir devrim afişinin solmuş mürekkebi gibi, hâlâ geleceğe seslenir. Ve kokuların insan üzerindeki büyüleyici etkisini en uç noktada hissettiren edebi eserlerden biri vardır: Patrick Süskind’in “Parfüm: Bir Katilin Hikayesi”. Bu roman ve 2006’daki sinema uyarlaması, kokunun insan psikolojisi üzerindeki gücünü hem hayranlık uyandırıcı hem de rahatsız edici bir biçimde işler. Başkahraman Jean-Baptiste Grenouille’un “mükemmel koku” arayışı, onun saplantıya dönüşen takıntısını ve insanların kokuya nasıl yenik düştüğünü gösterir. Bu hikâyeyi okurken fark ettim ki, koku bazen sevgi, bazen güven, bazen de tutku olabilir; ama her zaman iz bırakır. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi… Bu yüzden “Parfüm”ü, kokunun insan ruhundaki yerini anlamak isteyen herkese öneririm. Bilim insanları, koku alma merkezinin beynin duygular ve hafıza ile ilgili bölgesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söylüyor. Bu yüzden bir kokuyu aldığımızda yalnızca burnumuz değil; kalbimiz, zihnimiz ve ruhumuz da tepki verir. Sartre, “İnsan, hatırladıkları kadar yaşar,” der. Kokular da işte bu yaşamın anahtarlarıdır. Bazen kaybettiğimizi sandığımız duyguların sessiz anahtarını cebimize bırakır. Ve sonunda anlıyorum: Koku, burnumuzdan geçip kalbimize yerleşen hatıraların sessiz bekçisidir. Bazen tek bir nefeste yılları geriye sarabilen, bizi bir başka zamana ve yere taşıyabilen en güçlü zaman makinesidir. Onunla geçmişe dönmek, yalnızca bir anıyı hatırlamak değil; o anıyı yeniden yaşamak, yeniden hissetmektir. Ve bu yüzden, koku yalnızca havada asılı duran görünmez bir molekül değil; hayatımızın görünmez ama en derin imzasıdır. Belki de aşk dediğimiz şey, hafızamızda yer eden kokuların adıdır. Ve kim bilir, belki de bizi bir ömür aynı insana bağlayan şey, o’nun kokusudur… Kalbimden geçenle, kendimden kendime… Biraz da sana değmesi dileğiyle…Sırma